Başbakan dur durak bilmiyor. Meclis’teki ikinci “one minute” hadisesinden sonra biraz dinlenecek, sakinleşmek için konuşmaya ara verecek sanmıştım. Hayır, tam tersine, günde iki kere konuşmaya başladı. Kadın toplantıları yaptı, hastane açtı, daha bilmem neler yaptı, takip edemedim. Daha önce söylemiştim. Onu artık bir “zap” miktarı dinleyebiliyorum.
Ona keşke ikide bir “yüce divana gideceksiniz” denmeseydi. Bu telaşının, öfkesinin sebebi nedir anlamıyorum. Derler ya, Demirel’in çok iyi niyetlerle söylediği “Adriyatik’ten Çin Seddine kadar” lâfıyla üstümüze çullandılar, diye. İşte öyle!
Başörtülüleri de ikiye böldü
Bu sefer yanlış ata oynadığı anlaşılıyor. AKP tarihinde, hatta ondan önce de görülmemiş, kimsenin aklının ucundan bile geçiremiyeceği bir şeye sebep oldu bu sefer. Başörtülü kadınları ikiye böldü. İkiye böldü demek doğru mu bilmiyorum. Şimdilik bizim görebildiklerimiz, Emine Hanım’ın gözyaşları ile TEKEL işçisi kadınların gözyaşları ve feryatları. Emine Hanım’ı ağlarken gösteriyorlar da biz de onu başörtüsünden dolayı ağlıyor zannediyoruz. Bir bellek yanılması bu, öyle algılayalım istiyorlar. Oysa o ağlama sahneleri başka olaylarla bağlantılı. One minute krizinde de Emine Hanım dışarıda ağlamıştı.
Halk, yalanları gördü
İnsanlar TEKEL işçilerine desteklerini artırdılar. Halk da öyle. Halk dediğime bakmayın, yani desteği görünmeyenler. Çünkü AKP’nin doğru söylemediğini en iyi bu hadiseyle anladılar. Ergenekon konusundaki yalanlar ve usulsüzlüklerin farkında olmayan, bunu anlamayan veya algılamakta güçlük çekenler, şimdi bu GATA ve başörtüsü olayında, bazı şeylerin farkına vardılar. Kapıdan dönmemiş yani Emine Hanım. Bayan Uygur’un tahmini veya protokol karşılaması yapılmasında güçlük çıkaracağını düşünen bazılarının uyarısıyla gitmekten vazgeçmiş. Oysa halka, kapıdan döndürülmüş gibi anlatılıyor. Osman Durmuş da hanımefendiye değil, sayın eşine tarizde bulunmuştu. Bu vesileyle birçok şey ortaya çıktı. Peygamberlik iddiaları, bu iddiaları yapan zatın belediye meclisi üyeliğiyle taltif edilişi, peygamberlik zincirinin kesilmiş olması. Şimdi herkes soruyor elbet. Kesilmese, peygamberliğini ilân mı edecektiniz, diye.
Bu arada Rasmussen de gelmiş bulundu Türkiye’ye. Hikmet-i İlahi işte. Burada da İslâmiyete ve siyasetimize yapılan zincirleme saygısızlıklar hatırlandı. Ne oldu bize böyle, insan hatırladıkça sinirleniyor. Pembe İncili Kaftanlarımıza ne oldu?
Eyleme fitne sokmaya çalışıyorlar, başaramayacaklar
Bu sefer yanlış ata oynadı. Artık onu meraklılarından başka kimse dinlemiyor. Meraklısı dedim de aklıma geldi. O peygamber benzetmesi yapan AKP’li konuşmasında:
“Biz başbakanımıza aşığız” diyor. Biri de halka, böyle bir başbakanımız olduğu için toplu halde iki rekat şükür namazı kılınmasını tavsiye etmiş. Yani hamd ile, şükür ile dua etmek kesmiyor, ille görüntülü olacak.
Artık bunları halk dinlemiyor ve bunlara inanmıyor. O kadar güzel ve hakça bir eyleme, insanların canlarını ortaya koydukları, çoluk çocuk mâğdur edildikleri, haklarını alamadıkları için çırpınan insanların yaptıkları eyleme Bakan Yazıcı da başka şeyler karıştırmaya kalktı. Ayıp oldu, hem de çok büyük ayıp. Hakka ve haklıya iftira etmek... Bunu nasıl yaptıklarını ben de anlamıyorum halk da anlamıyor. Bu yüzden de artık Tayyip Beyin konuşmalarını bir iki yaren TV’den başkası vermiyor ve bunları da kimse dinlemiyor. Herkes o saatte kendi dizilerini seyrediyor veya ekran karartıyor. Muhafazakar halktan bahsediyorum.
Napolyon bile direnişe karşı koyamamıştı
Haklı direnişlere, bırakın çapulcu ABD’nin Irak’ta yenilişini, cihangir olmaya soyunan Napolyon ve Hitler bile karşı koyamadı. Birisi bomboş Moskova sokaklarında aylarca bekledikten sonra; öteki de Stalingrad halkının aylar süren direnişinden sonra Rusya’nın dondurucu soğuğunda ve bataklıklarında kaybolup gittiler.
Karşımızdaki hasım emperyal emellerse ve savunulan da “Hak” sa, direniş direniştir. “Fark etmez!” 10.2.2010 Yeniçağ
Afet ILGAZ